29.03.2026
CHP Genel Başkan Yardımcısı Burhanettin Bulut, "yaşananların Türkiye'de herkesi etkilediğini" ifade ederek, "Türkiye'de yaşayan AKP'liler de dahil olmak üzere hepimizin geleceğini endişeye sevk eden, bizi Ortadoğululaştıran ve gelecekte çocuklarımızın, ekonomisi iyi olanların dahi bu ülkede yaşamasını engelleyen bir durumdur. O yüzden topyekün bir mücadele içerisine girmek gerekiyor. Mesele, Türkiye'nin yönetilme şeklidir ve demokrasinin işleyiş şeklidir. Türkiye'de hukukun bu denli kötü olması, Türkiye'de var olan huzuru bozmaktadır. Bu durum, Türkiye'yi devlet yapan, daha doğrusu devleti devlet yapan imtiyazlardan uzaklaşması anlamına gelir. Bu meseleyi böyle bir bütünlük içerisinde değerlendirmek gerekir" dedi.
Maltepe Belediyesi Yaşar Kemal Kültür Merkezi'nde "Ekonomik Kayyuma Direnenler" belgesel gösterimi ve ardından söyleşi gerçekleştirildi. Söyleşide CHP Genel Başkan Yardımcısı Burhanettin Bulut, Efes Selçuk Belediye Başkanı Filiz Ceritoğlu Sengel ve gazeteci Timur Soykan konuştu.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Bulut, burada yaptığı konuşmada şunları söyledi:
"Kayyum Efes'te ekonomik olarak müdahale ediyor. Kayyum Diyarbakır'da o bölgenin iradesini yok saymak üzere dahil oluyor. Kayyum yeni bir organizasyon adına Esenyurt'ta Ahmet Özer adına başlıyor ya da işte Resul Emrah Şahan adına başlıyor. Bunların hepsi bir plandır. Plan nedir, bir kere onu net koyalım. Yani ülkede efendim demokrasi erozyona uğruyor, bu ülkenin kaderi bu insanların elinde ama gelecekle ilgili endişe duyuyoruz falan... Bunlara ilişkin elbette her şey söylenebilir ama asıl sorun, tek sorun bu iktidarın kaybettiğini bilmesinden dolayı bir daha iktidarda kalabilmenin yolunu arayışıdır. Yani bu organize kötülüklerin tek sebebi budur ve sadece Tayyip Erdoğan'dan da kurulu değildir. O saray camiası veya saray müştemilatının içerisinde oradan kim nasipleniyorsa, bugünkü sistemden kim fayda görüyorsa ya da bugünkü yaptıkları kötülüklerden kaynaklı yarın başına gelebileceklerden endişe duyan kim varsa; bu sistemi yaratanlar ve uygulayanlar onlardır.
Yoksa 'Efendim MHP bir açıklama yaptı, Ahmetler yerine geçsin, ne güzel, bak işte MHP daha çok demokrat, daha çok demokrasiyi talep ediyor' gibi bir durum yoktur. Ya da 'Kent uzlaşısı bitti, oradaki arkadaşları bırakalım. Onlar artık belediyelerine dönsün' diyorlar ama işte dönmüyor. Neden dönmüyor? Çünkü istedikleri sonucu alabilmiş değiller. Hâlâ bekledikleri oy yükselmesi gerçekleşmemiş durumdadır. Örneğin hatırlarsanız bu süreçler başlamadan önce ABD ile görüşmeleri vardı, oradan bir beklentileri vardı ancak o tutmadı. Gazze'de bir müdahaleleri vardı, daha doğrusu bir algı operasyonları vardı, o da tutmadı. Sürece başladılar, süreçle ilgili detaya zaten girmeyeceğim, hepsini siz görüyorsunuz; o da tutmadı. Geriye kala kala CHP'yi ekarte etme, düşürme ve bu kötülüklerle toplum nazarında değersizleştirme operasyonu başladı.
"CHP'li belediyeler, merkezi hükümetten çok daha fazla destek verdi"
İlk başta hedefleri belediyeler oldu. Çünkü belediyeler bu kadar çok müdahaleye ve bu kadar kesintiye rağmen hizmetlerini devam ettirdiler. Hem de bir önceki dönemle mukayese edilemeyecek bir oranda bunu başardılar. Örneğin pandemide hatırlayın, CHP'ye en çok yapılan eleştirilerden bir tanesi neydi? 'Yardımları kesecekler' diyorlardı ama pandemi şunu gösterdi. CHP'li belediyeler, merkezi hükûmetten çok daha fazla destek verdi. Sonra deprem oldu; hani partili Cumhurbaşkanlığı sistemi hızla müdahale eden, her şeye hızla cevap veren, daha hızlı bir yönetim işleyişi getirecekti dedikleri noktada, depremde bu partili Cumhurbaşkanlığı sisteminin ne kadar kötü ve ne kadar yavaş bir sistem olduğu ortaya çıktı. Askerlerin müdahalesi bile karar alınamadığı ya da onay alınamadığı için gecikti; sonuçta orada belediyeler müdahale etti. CHP'li belediyeler orada çok önemli bir sinyal verdi ve sonuçta gelinen noktada 31 Mart seçimlerinde de bunun karşılığı alındı.
"Türkiye İttifakı'nın içerisine tüm kesimler girdi"
Genç bir lider, toplumu iyi okuyan, toplumun ihtiyaçlarına cevap veren kadroları itibarıyla, keza partili Cumhurbaşkanlığı sistemine uygun adaylarla kurulan Türkiye İttifakı, aslında partili Cumhurbaşkanlığı sisteminin bir yansımasıdır. Çünkü yüzde 50+1 arzu edilen yerlerde, daha doğrusu iktidar olunacak yerlerde mecburen bir kutuplaşmaya ihtiyaç duyulur. Ya iyileri kümelersin ya da kötülüğü, iyiler üzerinde baskı kurarak büyük bir kitle oluşturmaya çalışırsın. Ama CHP, özellikle son dönemde yaptığı politikalarla iyileri daha güçlü ve daha geniş topluluklarda toplamayı bildi. İşte bu ittifakın içerisine, sandıkta kurulan Türkiye İttifakı'nın içerisine toplumda bulunan tüm kesimler girdi. Kürtler girdi, muhafazakâr demokratlar girdi. Daha doğrusu kendisini demokrat hisseden, bu ülkenin gidişatından memnun olmayan herkesi bu ittifaka dâhil etti. Orada tekrar 31 Mart seçimleri sonrası hedefleri sadece belediyelerin yönetimlerini azaltmak ya da etkilerini kısıtlamak değil, o kutuplaşma gevşemeye başladığında ve yüzde 60'lık kitle yerine yüzde 40'lık kitleye hitap eder hale gelince Adalet ve Kalkınma Partisi tekrar şiddetlendi ve tekrar kötülüğü birinci siyasal amaç olarak görmeye başladı. Biz bu okumayı bu şekilde yapıyoruz.
Peki bu gidişata, bu kayyum meselesine ve iktidarın bugün yaptığı bu anormalliklerin normalleşmesine karşı ne yapmak lazım? İşte orada aslında iş bize düşüyor. Çünkü herkes bizden bir sonuç bekliyor, herkes bizden bir şey bekliyor. Yoksa herkes çok iyi tespit yapıyor. 'İşte tam da başlığa uygun örnek neresi?' derseniz, TELE1 derim. TELE1 tam da ekonomik kayyum atanmasının tipik bir örneği ve özelliğidir. Merdan Yanardağ'la ilgili ucube bir dosya oluşturdular. Casusluk dosyasıyla içeri aldılar. Daha savcıya gitmeden, daha hakkında polis herhangi bir tutanak bile tutmadan TELE1'e kayyum atandı. Şimdi bunu izah edin; bunu hangi tanımın içerisine koyacaksınız? Herhangi bir tanımın içerisine koyma şansınız yoktur. Buradan çıkan sonuç nedir? Bunlar gazetecilere her türlü fenalığı yapabilecek bir pozisyona girdiler. Yeni dönem, TELE1 ile birlikte o stratejinin sertleştiğini ve o stratejinin başladığını gösterdi. Arkasından Alican Uludağ, arkasından İsmail Arı geldi.
"Uşak Belediyesi operasyonu Adalet Bakanı'nın tapu meselesini kapatmak üzere yaptığı bir operasyondur"
Bu müdahaleye karşı ne yapmak lazım? Bu arkadaşlarımızı korumak lazım; bu arkadaşlarımıza yönelik demokratik güçleri birleştirmek ve onlara yeni alanlar açmak lazım. O alanları açmak işte bize düşüyor. Örneğin sosyal medyada, örneğin YouTube kanallarında, örneğin yeni haber alma kanallarıyla; mesela biz yerel medyayla buluşmalar yaparak bu kanalları açmaya çalışıyoruz. Diğer önemli şey de yargı üzerinden yapılan, bariz bir işlev olarak yargının müdahaleleridir; işte her gün birisiyle ilgili bir şey oluyor. Burada da şu yanlışa düşmemek lazım; 'Efendim onda bir şey olabilir, bunda da olabilir. Ekrem iyi de işte A belediyesi kötü.' Sakın böyle bir yanlışa düşmeyelim. Burada eğer öyle bir ayrışma yaparsak, öyle bir ayrışmanın neticesinde kendi içimizde bu tür tartışmalara girersek, o direncin temelini yıkmış oluruz. O temeli daha en başta zayıf tutmuş oluruz. Çünkü sistem doğru bir sistem değildir. Yapılanlar doğru bir iş değildir; çok örneklemek istemiyorum.
İşte Denizli örneğinde, Kuşadası alındı ama yüzlerce sayfa içeriği olan ve diğer içerideki arkadaşlarımızdan daha somut verileri olan bir belediye başkanı, partiyi değiştirdiği için görevinde duruyor. Ya da mevcut belediyelerle ilgili dosyalar açısından bakıldığında hep mi CHP'ye oluyor? O vesileyle burada bir mücadele varsa, o mücadelenin bir bütünlük içerisinde olması gerekiyor. Bunu Uşak Belediyesi örneğinden yola çıkarak söylüyorum. Uşak Belediye Başkanı'nın, genel başkanımızın da ifade ettiği gibi, hesap vermesi gereken iki yer vardır: Bir tanesi ailesine, bir tanesi ise partiyedir; parti yarın onun kararını verir. Ama orada otele yapılan baskın, bu yapılanların medyada verilmesi, sonra cep telefonundan yazışmaların çıkartılması ve bunun sürekli gündemde tutulması, bir operasyonun parçasıdır. Yani bizim, Uşak Belediye Başkanından daha ziyade bunun niye çıkartıldığını, bunu yapanların devlet olduğunu konuşmamız lazım; devletin bu meselelere bu kadar girmesi, hani FETÖ döneminde olduğu gibi FETÖ yaptığında, 'Hadi illegal bir yapı' dersin. Ancak legal bir yapının bu işlere bulaşması tamamen bir algı operasyonunun parçasıdır. Orada gerekli kararlar verilir ama bu yapılanlar tümüyle savcının, daha doğrusu Adalet Bakanı'nın tapu meselesini kapatmak üzere yaptığı bir operasyondur. Bunu böyle bilmek lazımdır. Çünkü diğer türlü, biz kendi içimizde onları tartışmaya kalkışırsak bu meseleyi bambaşka bir boyutta tartışmış oluruz.
"Topyekün bir mücadele içerisine girmek gerekiyor"
Özü itibarıyla bu yaşananlar, Türkiye'de herkesi etkileyen işlerdir. Türkiye'de yaşayan AKP'liler de dâhil olmak üzere hepimizin geleceğini endişeye sevk eden, bizi Ortadoğululaştıran ve gelecekte çocuklarımızın, ekonomisi iyi olanların dahi bu ülkede yaşamasını engelleyen bir durumdur. O yüzden topyekün bir mücadele içerisine girmek gerekiyor. Mesele, Türkiye'nin yönetilme şeklidir ve demokrasinin işleyiş şeklidir. Türkiye'de hukukun bu denli kötü olması, Türkiye'de var olan huzuru bozmaktadır. Bu durum, Türkiye'yi devlet yapan, daha doğrusu devleti devlet yapan imtiyazlardan uzaklaşması anlamına gelir. Vatandaşların imtiyazlarından uzaklaşması anlamına gelir. Bu meseleyi böyle bir bütünlük içerisinde değerlendirmek gerekir. Ben bu söylediklerimden, örneğin Filiz Başkan'ın o mücadelesinde yanında olamadığımdan utanç duydum. Ben de gidebilirdim, katkı verebilirdim. O katkıyı herkesin vermesi gerekiyor. Eğer BirGün'ü ayakta tutabilirsek, eğer demokratik güçlerimizi diri tutabilirsek ancak o zaman bu mücadeleden sonuç alırız diye düşünüyorum."